CİNSEL TACİZ (YAZAN: Sara AHMED)

                       

                                         CİNSEL TACİZ

                                                                            Yazan: Sara AHMED[1]

Bugün, Goldsmiths’de Yüksek Öğrenimde Cinsel Taciz[2] üzerine bir etkinlik gerçekleştirdik. Aşağıda, konuşma diliyle muhafaza edilmiş haliyle sizinle paylaştığım yorumları sunmaktan memnuniyet duydum.

Cinsel Taciz üzerine konuşmaya ihtiyacımız var. Cinsel taciz üzerine konuşmaya burada ihtiyacımız var. Ve burada derken tam da burayı kastediyorum; Goldsmith’i, üniversiteleri, Birleşik Krallığı. Orası değil: orada değil; burada. Sıklıkla: cinsel taciz başkasının problemi olarak anlaşılır. Ya da bir sorun olarak kabul edildiğinde de, bir tacizcinin, bir serserinin bedeninde yerleşmiş bir sorun olarak kabul edilir ve tacizci ortadan kaldırılırsa geçer sanılır. Sorun ise kalmaya devam eder. Ve sonrasında sorunun nasıl sürmekte olduğunu konuşanlar bir sorun haline gelir. Çünkü onlar sorunun hatırlatıcıları haline gelirler. Hatırlatmak cinsel tacizin nasıl da kurumlar tarafından etkinleştirildiğini anlatmaktır. Hatırlatmak cinsel tacizin kurumlar tarafından nasıl yeniden üretildiğini göstermektir. Hatırlatmak cinsel tacizin nasıl bir kültür haline geldiğini, bir ağ olarak işlediğini, tesir ettiğini, olduğu gibi kabul görüldüğü düşünülen bir pratikler bütünü olduğunu göstermektir.

Ancak bu şekilde konuşursak, cinsel tacizin kurumsal bir kültür olduğunu söylersek, kurumun itibarını tehdit ederiz. Zarar görenler, zarar verenler halini alır. Ve kurumdan gelen cevabın şekli şu olabilir: zararı en aza indirmek. Kendi ya da bir başkasının tacizi hakkında konuşanların susturulmasının birçok yolu var, eylemlerinizin sonuçları hakkında uyarılmak için gizlilik anlaşması imzalamış olmanıza bile ihtiyaç yok. Sonuç olarak sıklıkla tacize uğrayanların sonu uzaklaştırılmak ya da kendilerini uzaklaştırmak oluyor: tacize uğrayan kişiye sunulan seçenekler “duruma alış” veya “durumdan kurtul” arasında olunca, çok anlaşılır bir şekilde bazıları “durumdan kurtulma” seçeneğini tercih ediyor.

Sorun, üstesinden gelinmediği halde sanki onunla çoktan baş edilmişçesine devam ediyor. Bizim, üstesinden gelinmişçesine varlığını sürdüren bu çözülmemiş sorunu nasıl anlamlandıracağımızı ve cinsel tacizi teşhir etme mücadelesinin bizleri sonuçta nasıl bir sürüncemeye götürdüğünü düşünmeye ihtiyacımız var. Bu söylediğimi biraz daha anlamlandırabilmek için 2000’lerin başında üniversitelerde yürütmüş olduğum kültürel çeşitlilik[3] ve eşitlik araştırmasında toplamış olduğum verilere dönmek istiyorum. Bu çalışmada, kurumlar tarafından çalışılan ortamı “çeşitlendirmek” için atanmış, uygulamada genellikle söz konusu organizasyonun eşitlik ve çeşitlilik konusundaki sözde taahhüdünü belirten evrakları ve ilkeleri yazan kültürel çeşitlilik uygulayıcıları ile mülakatlar yaptım. Uygulayıcılar taahhüdün gerçekleştirilmediğinin gayet farkındaydı. Bir uygulayıcı yaptığı işi “kafanı tuğladan bir duvara vurduğun bir iş” olarak tarif etti.

Bir iş tanımı bir duvar tanımı halini alıyor.

Size kurumsal duvara denk gelen bir örnek vermek istiyorum. Okuyacağım, çünkü karşı karşıya olduğumuz şey bu hikâyede görülebiliyor.

Buraya ilk geldiğimde her panelde kültürel çeşitliliğe dair eğitim almış üç kişi olmasının gerektiğine dair bir kural vardı. Fakat zaten ben zaten buradayken, herkesin, bütün panel üyelerinin, en azından içerden insanların bu eğitimi almış olmaları konusunda bir karar alınmıştı. Bu kararı birçok üst düzey yöneticinin (SMT)[4] bulunduğu eşitlik ve kültürel çeşitlilik komitesinde aldılar. Ama sonra İnsan Kaynakları müdürü bu kararı desteklemek için yeterli kaynağımız olmadığına karar verdi ve bir karar çıkartılarak kurula gitti ve kurulda sadece üç üyeye sahip olmanın memnuniyet verici olduğu söylendi. Kuruldaki yalnızca bir kişinin, dışarıdan katılan kültürel çeşitlilik komisyonu üyesinin tepesi attı – ve tepesi attı derken şaka yapmıyorum- ve tutanağın toplantıda olanları yansıtmadığını çünkü tutanakta belirtilen kararın aslında olan bitenden farklı olduğunu söyledi (tutanağı tutan ben değildim bu arada). Ve bunun üzerine yeniden ele alarak kararı tersine çevirdiler. Kurulun kararı neticede herkesin eğitimden geçmesi yönündeydi. Ve buna rağmen katıldığım toplantılarda panelde yalnızca 3 kişi olması gerektiği söylenmeye devam etti. Ve ben itiraz edip, “hayır, kurul görüşünü değiştirdi ve size tutanağı getirebilirim” desem de onlar sanki son derece aptalca bir şeyler söylüyormuşum gibi yalnızca yüzüme baktılar ve her ne kadar kurul tutanağında kesinlikle bütün panel üyelerinin eğitimli olması gerektiği yazsa da tutanakta yazılanları kabullenmeme durumu sonsuza dek sürdü. Ve dürüstçe söylemek gerekirse insan bazen pes etmekten başka bir yol bulamıyor. (On Being Included, s. 124-125).

Bu örnekten öğrenilecek çok şey var. Öğrendik ki uygulamayı değiştirmeden politikayı değiştirebilirsin, hatta politikayı değiştirmek kimi zaman uygulamayı değiştirmemenin bir yolu olabilir. Şunu da öğrendik; insan kaynakları müdürünün bir kararı uygulamaya geçirmemek için toplantı tutanağından o kararı çıkarmaya ihtiyacı yok. Ben bu dinamiğe “yok-edimsel” (non-performativity) diyorum; bir şeyi adlandırmanın hiçbir şeye yol açmaması ya da zaten yol açmaması için isimlendirilmesi. Kararı tutanaktan çıkarmak bir şeyin gerçekleşmesini durduran unsur olabilirdi. Fakat bu durdurmadığı için, başka bir şey durdurdu.

Duvar bir bulgudur: hareketi durduran neyse hareket eder.

Kültürel çeşitlilik politikasına dair hiç bir şeyi işlevsel hale getiremeyen bu örnek çok fazla ve çok sık karşılaştığımız, umut vererek kıvrandıran politikalara somut bir örnektir. Ama örneğin somut olması, ve bunu bugün sizlerle paylaşıyor olabilmem kültürel çeşitlilik çalışmasının  ve bu alanda çalışanın[5] emeği, onun kanı, teri ve gözyaşlarının sonucudur. Bu örnek kültürel çeşitlilik alanında çalışan bir kişinin kurumsal ortamda nasıl da bir oyunbozana dönüştüğünün hikâyesidir; böyle bir kurumda bu kişi uygulanması gereken ilkeleri hatırlatırken dinleyicilerin nasıl da gözlerini devirdiğini hayal etmek güç değil. Oyunbozan olmak için birinin belli bir şekilde konuşmasına gerek yoktur; oldukça makul olabilir, hatta desteklenebilir de. Onlar sizi oyunbozanı dinler gibi dinlerler çünkü sizin söylemeden edemediklerinizi duymak istemezler. Bu hikayenin oyunbozanın yorgunluktan bitap düşmesinin hikayesi olması şaşırtıcı değil; sürekli aynı şeye karşı çıkmaktan hali kalmamış olmasının, duvar dimdik ayakta durmaya devam ederken onun nasıl pes ettiğinin hikayesi.

Ancak onunla karşı karşıya kalmayana, duvar görünmez; kurum ise hedef tanımında olduğu gibi mutlu, eşitlik bildirisinde olduğu gibi istekli görünecektir.

Bu örnek üniversitelerde cinsel taciz sorunu ile mücadele etme çabası içinde olduğum süre boyunca benim aklımdan çıkmadı. Bu deneyim, karşı karşıya kaldığımız duvar üstüne duvar eklenmesi gibi. Benzer bir duvar öncelikle öğrencilerin şikayette bulunmasının önüne geçmek için dikilmiş olabilir. Öğrenciler aktif olarak şikayet etmekten caydırılacaktır: eğer şikayet edersen kariyerine zarar verirsin (bu bir tehdit olarak işleyebilir; ilerlemeni kolaylaştıracak bağlantıları kaybedersin); ya da eğer şikayet edersen profesöre zarar verirsin; ya da eğer şikayet edersen bir merkezi ya da (genellikle eleştirel ya da ilerlemeci bir safta olan) kolektifi rezil edersin. Başka bir duvar şikayetleri gerçekleştirince ortaya çıkar. Şikayetler, kazanmış olduğu ünvanlarından yarar sağlamasını engellemek için profesörün itibarına helal getirilmesi olarak algılanır. Cinsel taciz hakkındaki şikayetler kurumu zarardan korumanın bir yolu olarak kamuya açık hale getirilmezler. Yine aynı noktaya geliyoruz: zararı en aza indirmek.

Buraya dikkat: ortaya çıkan cinsel tacizi durdurmak için bir araya gelmiş birçok karmaşık durum adeta aynı anda meydana geliyor. Bu etkinlik, bir kişi tarafından, ya da her ne kadar gizli toplantılar gerçekleşiyor olsa da,  ille de gizlice buluşan bir grup insan tarafından ayarlanmıyor. Bütün bu etkinlikler karmaşık olmalarına rağmen bir yönelimi ısrarla sürdürüyor: hepsinin bir çıkış noktası var. Bir yönelimin yalnızca tek bir çıkış noktasından kaynaklanması gerekmez: aslında birbiri ile karşılaşmak zorunda olmayan noktaların birbiri ile hizalamasıyla erişilendir yön. Farklı etmenlerin yekpare ve somut bir şeye erişmek için birleşmesidir. Eğer bir etmen tutmazsa, ya da bağlayıcı olmazsa, başka bir etmen tutar ya da bağlar. Bu süreç, duvarları yapmak için kullanılan çimento gibidir daha çok, katılaşmadan önce bir şeyler kurulur. Belki de insanlar karmaşıklığı, hareketi, yetersizliği, dağınıklığı fark edince, çimentoyu farketmiyor: şeylerin nasıl bir arada durduğunu; şeylerin aslında bir arada tutturulduğunu. Sonra orada bir örüntü var dediğinde, sanki tüm o karmaşıklığın tek bir noktadan kaynaklanıp şekillendiğini iddia eden bir paranoyak gibi algılanıyorsun.

Denemek ve hesap sormak yalnızca bir bireyle değil tarihle karşı karşıya kalmak demek. Bu tarihler ki acımasızlaşmış, süreci durduran kişileri alıkoyan tarihlerdir. Bu tarihin ağırlığı sana yüklenebilir; bundan zarar görebilirsin. Taciz kelimesinin, Fransızca harrasser’den, yani “yormak, canını sıkmak” dan türediğini hatırla. Tacizden bahsettiğinde yeni baştan taciz edilmiş bulabilirsin kendini. Taciz, bilgiye ulaşmayı zorlaştırarak bilginin dışarıya çıkmasını engelleyen bir ağdır. İşte bir insan yıpratılarak böyle durdurulur. Her ne kadar resmi kayıtlı ya da kanıtlı da olsa bir ilke kaybolur. Şikayet kaybolur çünkü bir kanıttır. Ve, insanlar da kaybolur, açığa kavuşturdukları, görünür kıldıkları şey yüzünden.

Dolayısıyla, cinsel tacizden bahsettiğimizde, görünür olmayanlardan bahsediyoruz. Kayıp kadınlardan bahsediyoruz. Hiç gerçekleşmeyen eleştirilerden, konuşmalardan bahsediyoruz. Hakkında konuşman bile yasak. Şu anda, ne ve kim kayboldu, işte bundan bahsediyoruz.

Elbette bir duvar olarak tacizden bahsettiğimizde bu bir kavrayış problemi varsayılır: “sen istemişsin”, “yapmamıştır”, “çok çıkıntı olma”, “burada hepimiz yetişkiniz”. Senden başkası yoluna çıkmıyormuş da kendi ilerlemenin yolunda engel olarak yalnızca sen varmışsın gibi duvarları konudan alakasız olarak yeniden şekillendiren bir duvar çıkagelir.

Sen duvarlardan bahsettiğinde bir duvar yükselir.

Cinsel taciz – genellikle zorbalıkta da olduğu gibi- bir şeylere karşı savaşmanın bedelini çoğaltarak, bir şeylere karşı savaşmak yerine onu kabul etmeyi kolaylaştırarak etkili olur. Bu kabullenişin kendisi bile sonunda ne kadar küçültülmüş olduğunun, nasıl da alanın gittikçe daha da daraldığının göstergesidir.

Ve: bu nedenle biz bu duvarı duvar olarak algıladığımız için bakış açımızı değiştirmek durumunda kalabiliriz (işte tam da buna “alışmak” deniyor). Kendinizi, çevrenizde olup bitenden yabancılaştırılmış olmayı kaldıramayacak gibi hissedebilirsiniz; yalnızca maddi kaynaklara (referanslar, burslar, ders verme imkanları) erişimi değil, arkadaşlarınızı, önemsediğiniz kaynakları da yitirebilirsiniz. İçtenliği, sıcaklığı yitirme riskiyle karşılaşırsınız. Duygusuzlaştıkça, duvarın kendi kafanızın içinde olduğunu hissetmeye başlarsınız belki de. Bütün bunlar çevrenizde olmaktadır ancak insanlar aldırmazca hayatlarına devam eder gibidirler; bir bakmışsınız kendinizden şüphe ediyorsunuz, kendinize yabancılaşmışsınız. Sonrasında belki de sorun çıkmasın diye uğraşırsınız. Ama mide bulandıran bir duyguyla baş başa bırakılırsınız. Feminist içgüdünüz bilir ki bir şeyler ters gidiyor.

Çünkü bütün çevrenizde duvarların kısmi görüntüleri vardır, birer meşrulaştırma olan kısmi görüntüler; “ah aslında o biraz çapkındır”, “ah ama ben seni onun hakkında uyarmıştım”, “ ah evet, o sarhoş muhabbetiydi”; ortada belki bir gülümseme, bir şaka, hatta belirli bir tür duygusal yakınlık olabilir. Bu duygusal yakınlık ifşanın eşiğinde olan öğrencilere bir rica olarak yapılandırılmıştır; koyver gitsin; bırak onu[6]. Bu duygusal yakınlığın çevresinde inşa olan bir kültür şunu der; tacizciler affedilerek etkinleştirilir, onların ayıbı bizim erdemimizmiş gibi. Kendilerini öteki türlüsüne ikna ederken bile, bir istismar dağını küçültmeye çalışırken bunun yanlış olduğunu bilenler, kendilerini daha da yanlışta hissederler ve bu yanlışın bütün gücünü de hissederler. Duvar en sonunda görünür olduğunda; o kadın halinden memnun değildir, ben halimden memnun değilim, bu olup biten iyi değil: “bunun olmasına nasıl izin verdim?”. Suçluluk, utanç; her ikisi de sızabilir, her yere bulaşabilir. Heidi Mirza’nın çok iyi tarif ettiği gibi biz bu zor ve acı verici duyguları yaşamak zorundayız. Belki bazen yapamıyoruz; bunun anlamı mahvolmaya, yok olmaya hazır olmak, ve gerçekten kendimizi eski halimize yeniden geri getirmeye hazır mıyız, bilemiyoruz.

Ya da bazen cinsel tacizle yüzleşmiyor olmamızın nedeni çıkarlarımız olabilir. Belki başka birisi taciz edildi ve siz onu görebiliyorsunuz ama dönüp gidebilir, yüzünüzü çevirebilirsiniz çünkü biriyle olan anlaşmanızdan fayda sağlıyor, o anlaşmayı korumak istiyor olabilirsiniz. Sonra sizin anlaşmalarınızı tacizi ifşa ederek bozduğu için taciz edilenlere öfkelenirsiniz. Tacizciye öfke duyamazsınız çünkü sizin ittifak içinde olmak istediğiniz kişi odur. İttifaklar cinsel taciz mekanizması için çok önemlidir; cinsel tacizin kendisi bir ittifaktır. Buna ek olarak kurumun kendisi de olanları görmemek için çaba harcayabilir, belki taciz edeni itibarı nedeniyle korumak zorundayızdır diye düşünebilirler, belki ÜAK (Üstün Araştırma Kadrosu- REF/ Research Excellence Framework) için ona ihtiyacımız vardır. Burada çıkarlarımıza ulaşmamızı engellediğini farz ettiğimiz şeyin ne olduğunu kavramamaya dair kolektif ya da kurumsal bir irade var.

Biraz bir şeyler daha söylemem gerekiyor. Cinsel taciz hakkında burada konuşmamız gerekiyor diyerek başlamıştım ve burada derken kastettiğim kendini ilerici ve eleştirel olarak tanımlayan eğitim kurumlarıydı. Daha önce “eleştirel cinsiyetçilik” ve “eleştirel ırkçılık”[7] terimlerini şunu tarif etmek için kullanmıştım: cinsiyetçiliğin ve ırkçılığın, kendilerini cinsiyetçi ve ırkçı olamayacak kadar eleştirel bulanlar tarafından yeniden üretilmesi. Daha fazlası da var. İlerici ya da radikal olarak nitelenen birçok akademisyen, kendini kurumlara karşı çalışan, kontrolcü ve işletmeci yaklaşımın zorunluluklarına karşı konumluyor. Sonra birdenbire eşitlik denilen şey idari sistemin vazgeçilmezi olarak öyle bir tanımlanıyor ki asi bedenler ve arzular kontrol altına alınıyor. Eşitliğe uymamak, bir politik başkaldırıymış gibi ifade ediliyor. Örneğin bir akademisyen “cinsel tacizi kınama”yı “eski Viktoryen ahlaki panik” olarak tanımlıyor. Feminizmin anlamı ahlakçılık olarak tercüme ediliyor, cinsel tacizle mücadele edenler, “özgür radikallere” ahlak normları ve sosyal kınama dayatanlar olarak anlaşılıyor. O kadar çok taciz, sanki bir duruma taciz durumu dayatılmış gibi, taciz dilinin bir çerçeveye oturtulmasıyla yeniden üretiliyor ki (sanki bu dili kullanmak kötü biri olmak gibi, bir bedeni hazzından yoksun bırakmak gibi).

Bence ahlakçılık bir suçlama olarak faydalı çünkü içinde feminizmin kendi güç istemini maskelediğine dair bir çıkarımı barındırıyor: Biz karşımızda olana, karşımızdakilere meydan okuduğumuzda, bizlerin iktidar talep ettiği farz ediliyor; kendimiz için onların derslerini istediğimiz, merkezlerini, hatta öğrencilerini istediğimiz düşünülüyor. Bu düşünce feministlerin yalnızca tam da karşı çıktıkları şeye sahip olmak istedikleri zaman karşı çıktıkları kastedilerek dedikodu ve ima ile yayılıyor. Cinsel taciz özünde feminizm karşıtlığına muhtaçtır, özellikle, eğer  cinsel tacize karşı bir meydan okuma başlamışsa, eğer,  “hayır” tekrarlanıyorsa, eğer “hayır”ın daha güçleniyorsa.

Burada söylenecek daha çok şey var. İçinde bulundukları pozisyonun (akademiye girmenin sınavlardan başarılı olmaya bağlı olan) niteliğinden dolayı kırılgan olan öğrencileri de içeren tarafların çıkarlarını korumak için konulmuş tüm kuralları ve prosedürleri düşünün. Elbette arşivciliği kastediyorum, arşivcilik daha ziyade bürokratik olarak tanımlanıp askıya alınabiliyor: tabir yerindeyse “siktirin gidin!” demek gibi bir şey bu. Düzenlemelerin askıya alınması: hiç bir kayıt, kamusal hafıza olmaması, bizlerin neler olup bittiğini, nasıl olup bittiğini takip edemememizi garantileme metodu.

Bizler tarihle karşı karşıyayız: duvarlarla. Düzenlemeleri askıya almaktaki bu eğilim aslında bize akademik kültür hakkında oldukça çok bilgi veriyor. Aynı tas aynı hamam. Cinsel tacizin bir kültürün parçası haline nasıl geldiğini tanımlarken, akademik kültürü tanımlıyoruz adeta. Biz bir iş ilanı vermiş olabiliriz ama biliyoruz ki işi bir erkeğin ahbabı, arkadaşı, bağlantıda olduğu bir kişi alacak. Akademik bağlantılar, oğlanlar kulübü; erkek tuvaletleri; tüm bunlar bir kararın askıda olduğu anda, usulün saf dışı bırakılarak sürekli aynı kişilerin aradan sıyrılmasında, hep ordalar; Fırsat eşitliği bir döngüye dönüşüyor, bir çember, neredeyse yaptığın bir şey, ya da yapacak gibi göründüğün; ama gerçekte birini işe aldığında aslında baktığın şey “bara götürebileceğin türde birisi olması”, veya mülakat panelindeki birinden alıntılayacak olursam, ilişkilenilebilir biri, benim gibi, bu işe benimle birlikte katılabilecek biri. Bir sistem olarak cinsel taciz, süre giden bir problem olan ayrıcalıklı bir azınlığın kendi bedenlerinin çevresinde bir dünya üretmelerinden ayrı düşünülemez. Akademik atıflamada cinsiyetçilik -kadın yazarların metinlerinin ya da eserlerinin kitaplardan, derslerden, tarihlerden çıkarılması- aynı sistemin bir parçası. Beyaz bir erkek profesörün—feministlerin çoklukla ele aldıkları—güç kavramı hakkındaki bir derste, verdiği tek kadın referansın bayılarak bahsettiği Kate Winslet olmasını hala hatırlarım. Atıflamada cinsiyetçilik ve cinsel taciz- kadınların nasıl da özne değil de nesne yapılışı- aynı sistemin bir parçası. Bu sistemle ilgili dert: onun işliyor oluşu.

Cinsel tacizi kurumsal bir problem olduğu kadar, akademinin bunu bir araç olarak kullanıp yalnızca belli insanları kendi arasına kabul etmesine yol açan bir sorun olarak da tanımamız gerekir. Cinsel taciz bir erişim meselesi, bir sosyal adalet meselesidir. Bizim de, bu sistemin çalışma şekline bağlı olarak, bu sistemde sağ kalmaya çabalamamız gerekmektedir. Ve bildiğimiz gibi travmatik bir deneyime tanıklık etmenin kendisi travmatik bir deneyimdir. Cinsel taciz, eylemin olumsuz sonuçlarına maruz kalanlar, ifade verenler, dinleyenler ve şahit olanlar için travmatik bir deneyimdir. Acının akıp gitmesine imkan sağlamamız gerek. Bu, sorunun dikkate sunulmasının bedelini paylaşabileceğimiz destek sistemleri kurmamız gerekliliği anlamındadır. Feminizmin kendisi böyle bir destek sistemi, ve feminist bilgi de çok önemli, bu sistemin nasıl çalıştığına dair bir kavrayışa sahip olmak, bu sistemde sağ kalabilmemizin yollarından biri. Ve: karşı olduğumuz şeye dair anlamlandırmalarımızı da paylaşmalıyız ki bu çalışmada kendimizi yalnız hissetmeyelim. Yine bunun anlamı: sığınaklar yaratmalıyız, korunaklar, kurumlarda nefes alabileceğiniz alancıklar.

Benim bugünkü yorumlarım kayda değer bir risk altında olan, cinsel tacizi burada ifade etmiş öğrencilerime adanmıştır. Siz bu alancıkları yaratılmasına yardım ettiniz. Şimdi görevimiz onları genişletmek. Teşekkürler.

[1] Sarah Ahmed, Goldsmiths- Londra Üniversitesi’nde Feminist Araştırma Merkezi müdürü olarak görev yapmış, aynı üniversitede ırk ve cinsiyet üzerine dersler vermiştir. Kurumda meydana gelen taciz vakaları hakkında etkin bir soruşturma yürütülmediği gerekçesiyle 2016 senesinde istifa etmiş, istifa konusundaki açıklamalarını kişisel blogu olan feministkilljoys.com adresinde yayınlamıştır. Geçtiğimiz günlerde söz konusu metin Selda Tuncer’in sunumu ve Petek Onur’un çevirisi ile “Cinsel Tacize Karşı Güçlü Bir Ses: Sara Ahmed’in İstifası” başlığı ile ilk olarak seltuncer.blogspot.com adresinde, ardındansa çeşitli haber sitelerinde yayınlanmıştır. Bu metin yazarın feministkilljoys.com adlı araştırma blogunda 03 Aralık 2015 tarihinde Sexual Harrasment adıyla yayınlamış olduğu konuşma metninin tam çevirisidir. Metin Cinsel Taciz ve Saldırıya Karşı Üniversiteler arası Türkiye Koordinasyonu ağında Gülriz Uygur tarafından paylaşılmasının ardından Aylin Vartanyan Dilaver ve Eda Aslı Şeran tarafından çevrilmiştir. Hülya Şimga ve Gülriz Uygur tarafından yapılan son okumasının ardından yayınlanmıştır.

 

[2] Bahsi geçen etkinlik: https://shhegoldsmiths.wordpress.com/2015/10/01/workshop-on-sexual-harassment-in-higher-education-shhe/ (ç.n.)

[3] İngilizce “diversity” kelimesi Türkçe’ye literatürdeki kullanımı göz önünde bulundurularak “kültürel çeşitlilik” olarak tercüme edilmiştir. (ç.n.)

[4] Senior Management Team (SMT): Goldsmith Üniveristesi’nde resmi komite yapısının dışında bulunan, danışma ve belirli plan ve kaynak kullanımları konusunda karar alan bir yapı. http://ftp.gold.ac.uk/committees/intro-smt.php (ç.n)

[5] Metnin orjinalinde “her” ile ifade edilerek kadın çalışan kastediliyor. (ç.n.)

[6] Metnin orjinalinde “let him off” ile ifade edilerek erkek imleniyor. (ç.n.)

[7] Yazar burada 2 Aralık 2015 tarihinde Goldsmiths Üniversitesi’nde düzenlenen başta belirttiği “Sexual Harrasment In Higher Education” konferansına atıfta bulunuyor. https://shhegoldsmiths.wordpress.com/2015/10/01/workshop-on-sexual-harassment-in-higher-education-shhe/ (ç.n.)

Kaynak: https://feministkilljoys.com/2015/12/03/sexual-harassment/